Uncomfortable Studio
- 30 Nis
- 6 dakikada okunur

Markanızın ismi "uncomfortable studio". Tasarımda "rahatsızlık" sizin için neyi ifade ediyor? Bir ürünü tasarlarken kullanıcının hangi duygularını tetiklemeyi hedefliyorsunuz?
“Rahatsızlık” bizim için tasarımın kendisinde görünen bir şey değil aslında. Yani yaptığımız işler ilk bakışta tam tersi; daha sıcak, daha yumuşak. Ama “uncomfortable’’ dediğimiz şey biraz onların çıkış noktasında. O cümleleri kurarken, o işleri yaparken içinde bulunduğumuz yerle ilgili. Daha çok insanın içinde olan ama çok da üstünde durmadığı, bazen kaçındığı duygularla ilgili. Orada ironik bir bağ var. Ortaya çıkan şey rahat hissettirebiliyor ama beslendiği yer o kadar rahat olmayabiliyor. Biz de o hissin kendisini direkt göstermektense, arada bıraktığımız boşlukta hissettirmeyi seviyoruz. Uncomfortable biraz oraya bakıyor. Bir şey tasarlarken de “insan bunu görünce ne hisseder?” sorusunu gerçekten önemsiyoruz. Ama bu his hep iyi, rahat, güzel bir yerden olmak zorunda değil. Bazen insanın düşünmekten kaçındığı bir şey olabilir, bazen adını koyamadığı bir his. Bazen de sadece içinde bir yere dokunur ama nedenini tam açıklayamaz. Biz biraz o alanı açmaya çalışıyoruz. Bir de bizim için en önemli şeylerden biri şu: yaptığımız şeylerin gerçekten bize ait olması ama buna rağmen bir başkasında da karşılık bulabilmesi. Yani biri görüp “bunu daha önce görmedim ama bir şekilde bana tanıdık geldi” diyebilmeli. Çünkü her şeyin milyon tane versiyonu var ama hepsi aynı hisleri bırakmıyor. Bizim derdimiz de biraz o hisle aslında. Bir ürünün sadece bir şey olmaktan çıkıp, birinin hayatında küçük de olsa bir yer edinmesi.
”Bazen rahatsız olmak iyidir" diyorsunuz. Bu felsefenin hem üretim aşamasında (sizin için) hem de tüketim aşamasında (müşteri için) karşılığı nedir?
“Bazen rahatsız olmak iyidir” bizim için hem üretim tarafında hem de karşı tarafta benzer bir yere çıkıyor. Üretim aşamasında bu, kolay olanı seçmemek; içimize gerçekten sinen şeyi bulana kadar o rahatsızlıkla kalmak demek. Bazen bir şeyi günlerce yeniden düşünmek, bozup baştan yapmak, emin olmadığın sürece çıkarmamak. Karşı tarafta ise yaptığımız şeyin sadece güzel bulunup geçilmesini değil, kişiyi biraz durdurmasını istiyoruz. Belki konuşmaktan çekindiği, belki düşünmekten kaçındığı bir yere dokunmasını. O yüzden bazen rahatsız olmak, bizim için daha gerçek ve daha anlamlı yere açılan bir his.
%100 el yapımı üretim, günümüz seri üretim dünyasında oldukça romantik ama zorlu bir duruş. Bu "yavaş üretim" sürecinde karşılaştığınız en büyük zorluk ve aldığınız en büyük haz nedir?
En büyük zorluk gerçekten yavaş olması :) Ama bu yavaşlık biraz da kaçınılmaz gibi geliyor. Çünkü gerçekten özenerek, içinize sinen bir şey yapmaya çalıştığınızda ve her aşamasını kendiniz üstlendiğinizde, süreç zaten hızlanamıyor. Benim için en çok yavaşlatan şey de bu aslında: bir şeyi içime sinene kadar bırakamamak. Her detaya tek tek karar vermek, her aşamada durup yeniden bakmak, gerekirse silip en baştan başlamak… Bazen çok küçük bir çizgiye ya da tek bir kelimeye takılıp kalıyorum. Dışarıdan önemsiz görünen bir şeyin içinde uzun süre kaldığım oluyor. Çünkü biliyorum ki o küçücük detay bile bütün hissi değiştirebiliyor. Bu yüzden süreç uzuyor ama o anı da atlayamıyorum. Bir yandan da bu benim en önemsediğim şey. Yaptığım her şeyde kendi gözümle bakmak, en küçük bir çizgide ya da bir renkte bile dışarıdan gelen bir referanstan çok içimde doğru geleni aramak. Karar verirken o hissi bulmadan ilerlemek istemiyorum. Bu da süreci uzatıyor ama ortaya çıkan şeyin karakterini belirleyen yer tam olarak burası oluyor. Bir de işin bir diğer tarafı şu: biz iki kişiyiz, Seray ve ben. Başından sonuna kadar her şey bizim elimizden geçiyor. Bu da süreci kaçınılmaz olarak hem yoğun hem yavaş yapıyor. Bu süreçte en zor olan şey belki de şu: hiçbir yere saklanamıyorsun. Verdiğin her karar sana ait. Beğenmediğinde de, emin olamadığında da dönüp yine kendinle kalıyorsun. Bazen çok net oluyorum, bazen tamamen kayboluyorum. Bazen “tamam” diyorum, sonra tekrar şüpheye düşüyorum. O arada kalma hali, o kararsızlık, o tekrar tekrar başa dönme hali… en çok yoran yer burası. Ama en büyük haz da tam orada başlıyor. O kadar durup düşündükten, o kadar geri döndükten sonra bir şeyin yavaş yavaş oturduğunu hissetmek. İçine sindiği anı yakalamak. Ve o anın gerçekten kendiliğinden gelmiş olması. Bir de sonra onun senden çıkıp başka birine gitmesi var. Hiç tanımadığın birinin hayatına karışması. Orada bir karşılık bulduğunu hissetmek. Sanırım bütün bu yavaşlığa rağmen devam etmemi sağlayan şey de bu. Çünkü o noktada sadece bir şey üretmiş olmuyorsun; o süreçte yaşadığın her şey onun içinde kalmış oluyor.
Tuft halılardan çantalara kadar geniş bir ürün yelpazeniz var. Bir fikrin ürüne dönüşme sürecinde materyale mi öncelik verirsiniz yoksa forma mı?
Aslında bizim için çıkış noktası hiçbir zaman bir materyal ya da form olmuyor. Bazen bir sohbetin içinden çıkıyor, bazen bir renkten, bazen gördüğümüz bir kumaştan, bazen de çok eskiden aklımızda kalmış bir şeyden. Üretmeyi sevdiğimiz için de tek bir yerde kalmıyoruz; ama ne yaparsak yapalım, kendi içimize sinen, estetik olarak bizi heyecanlandıran bir yerden çıkıyor. ‘Biz bunu yapsak böyle yaparız’ dediğimiz noktada uygulamaya geçiriyoruz. Sanırım bizde ürün; materyal, form ve hissiyat bir araya geldiğinde ortaya çıkıyor.
Öne çıkan hikayelerinizde "ANATOLIA" başlığını görüyoruz. Geleneksel motifleri veya yerel dokuları modern, "uncomfortable" bir çizgiyle nasıl harmanlıyorsunuz?
Geleneksel motifler ve halı-kilim kültürü çocukluğumdan beri beni çok etkileyen bir yerdeydi. Nasıl yapıldıklarını hep merak ediyordum ama aynı zamanda biraz ulaşılmaz, dokunulmaz bir şey gibi geliyordu. İnsanların eskiden boyalarını kendi hazırlayıp günlerce dokudukları hikayeleri dinlemek bile beni çok etkiliyordu. Hep “o dönemler yaşasaydım kesinlikle bunu yapardım” diye düşündüğüm bir yerdi. O yüzden tufting’i keşfetmek benim için önemli bir kırılma oldu, kendi alanımda o dünyaya yaklaşabileceğimi hissettim. Zaten renklerle, figürlerle, anlamlarla kurduğum bağ güçlüydü. Hayranlık duyduğum şeyleri alıp “ben bunu çizsem nasıl çizerdim?” diye düşünerek ilerledim. Onları daha modern renklerle ve figürlerle, hikâyelerini koruyarak yeniden kurmaya çalıştım. Hiçbir zaman satış kaygısıyla hareket etmedim. “Bunu yapacaksam böyle yapmalıyım” dediğim noktadan sonra süreç tamamen hangi desenin, hangi rengin doğru hissettirdiğini aramakla devam etti. Kilimlerdeki figürlerin taşıdığı hikâyeleri bugünün içinden yeniden yorumlamak benim için en heyecan verici taraf oldu. Aslında bu süreci hep daha incelikli, daha zor bir yerden kurmaya çalışıyorum. Belki de bu yüzden yaptıklarımın büyük bir kısmı hala görünür değil; şu an ürettiklerimin belki %80’ini bile paylaşmadım. Çünkü acele etmek ya da sadece üretmiş olmak yeterli gelmiyor. Özellikle halı tarafında, tamamen kendi kültürümüzden, hikâyelerimizden beslenen bir eksende ilerliyorum. Son bir buçuk yıldır da bunun üzerine daha derin bir proje yürütüyorum. Uncomfortable çizgisi de tam olarak buradan geliyor; daha zor olanı seçmek, daha yavaş ilerlemek ve içime sinmeden hiçbir şeyi dışarı bırakmamak.
Profilinizde "Sanatçı" kategorisi yer alıyor. Ürettiğiniz objeleri sadece birer "eşya" olarak mı yoksa birer "sanat objesi" olarak mı görüyorsunuz? Aradaki çizgi sizin için nerede başlıyor?
Kesinlikle bir eşya olarak görmüyoruz ama evet, bunun sonunda bir eşyaya dönüştüğünün farkında olduğumuz ürünler de var tabii. Bu konuda her zaman dürüst yaklaşıyoruz. Poster yaparken posteri bir eşya olarak görmüyoruz çıkış yerinden dolayı ama onun evde kullanılacak bir dekorasyon ürünü olduğunun, bir ev eşyasına dönüştüğünün farkındayız en nihayetinde. Çantayı yaparken de, halıyı yaparken de, bütün bu hislere rağmen sonunda bir eşyaya dönüştüğünü biliyoruz. Ama bence ayrım tam burada başlıyor: yaptığımız şeyin insanlar için sıradan bir şeye dönüşmemesi. Aynı hisleri taşımaya devam etmesi. Zaten bu yüzden kendimizi hiçbir zaman sadece eşya satan bir marka gibi görmüyoruz. Oradaki “sanatçı” kısmı da biraz bunu ifade ediyor. Ürünlerin çıkış yerini. Hiçbiri düz bir şekilde “şunu yapalım, bunu üretelim” noktasından çıkmıyor. Bizim için mesele daha çok anlamlı objeler üretmek.
"@uncomfortabledisplay coming:)" notu merak uyandırıyor. Bu yeni oluşum, ana markanızın bir uzantısı mı olacak yoksa tamamen farklı bir disipline mi odaklanacak?
Uncomfortable Display, Uncomfortable’ın birebir uzantısı değil ama ondan kopuk da değil. Daha çok, orada paylaşamadığımız ama yine bize ait olan şeyleri görünür kılmak istediğimiz bir alan. Uncomfortable’da somut bir ürüne dönüşmeyen ama kenarda biriken çok fazla fikir, tasarım ve üretim dili var. Zaten başından beri tek bir disipline sığmayan bir yapıydı; el işiyle dijitalin, zanaatla tasarımın, fikirle uygulamanın sürekli birbirine karıştığı bir yer. Ben de bir graphic designer olarak bu alanın içindeki birçok şeyi yapmayı sevdiğim için, markayı kurarken her şeyini kendimiz yapmış olmaktan gelen bir yaklaşım oluştu.Display biraz bu yaklaşımın daha görünür olduğu yer. Sadece paylaşmak için değil; yaptığımız şeyleri başka fikirlerle yan yana getirmek, nereye evrileceğini görmek için. Belki de Uncomfortable’ın şimdiye kadar görünmeyen tarafının yavaş yavaş ortaya çıktığı yer. Somut ürünler yerine orada çok daha farklı işler yapıyor olacağız.
Tasarımlarınızdaki o kendine has "ham" ve "minimal ama iddialı" estetiği besleyen kültürel veya sanatsal kaynaklar nelerdir?
Bu estetiği tek bir kültürel ya da sanatsal kaynağa bağlayamam. Çıkış noktası benim için dış referanslar değil, daha çok içten gelen bir yer. Gördüğüm ve etkilendiğim şeyler elbette var ama yönü belirleyen onlar olmuyor. Biraz küçüklükten beri seninle olan bir şey gibi. Yaratıcılığın, yaşama şeklin, düşünce biçimin, nasıl yaşamak istediğin ve ne anlatmak istediğin… Bence en büyük kaynak biraz bunlar. Çünkü bir şeyi çıkarırken de hep orası çalışıyor. O yüzden yaptığım işler kendiliğinden daha sade ama daha güçlü, daha az ama daha net bir yere gidiyor. Daha çok iç sesimden, çok küçük yaştan beri benimle olan o yerden yola çıkıyorum.“Ham” ve “minimal ama iddialı” estetik dediğimiz şey de aslında bir karar değil; o içerden gelen şeyin doğal sonucu.
El yapımı üretimde "kusur" aslında bir imzadır. Tasarım sürecinde yaptığınız bir "hata"nın, sonradan ürünün en sevilen detayına dönüştüğü bir hikayeniz var mı?
Yok :) Ama bu biraz benle ve çalışma şeklimle ilgili ve her yaptığım şeye birebir yansıyor. Ne yapıyor olursam olayım fark etmiyor. Ben bir şeyi ortaya çıkarmadan önce o süreci zaten kendi kendime fazlasıyla uzatıyorum. Deneyerek, değiştirerek, tekrar bakarak… içimden net bir “evet, bu” gelmeden ilerlemiyorum. O yüzden aslında ortaya çıkan şeyde hata dediğimiz şeye çok fazla alan kalmıyor. Çünkü ben o ihtimali daha en başta azaltarak ilerliyorum. Ama bu sadece karar verme kısmı da değil. Uygulama sırasında en küçük bir kayma, bir aksilik, ya da o an iyi duracağını düşündüğüm bir şeyin tam öyle durmadığını hissetmem bile yeterli oluyor. Orada devam edemiyorum. Müdahale ediyorum, gerekirse geri alıyorum, gerekirse baştan kuruyorum.O yüzden mesele hata yapmak değil; “tam emin olmadan” hiçbir şeyi sürdüremiyor olmam. Bu da aslında her şeyi biraz daha zor bir yerden yapmama da neden oluyor dürüst olmam gerekirse. O yüzden hataların güzel şeylere dönüşebileceğine inansam da, bizim açımızdan böyle bir hikâye yok. Ben o hatayı “detay” a çeviren tarafta değilim, genelde tamamen ortadan kaldıran taraftayım:)



Yorumlar