Savia
- 2 May
- 4 dakikada okunur

"Kendi adımlarının ritmini belirleyenler" mottosu çok güçlü bir bireysellik vurgusu yapıyor. Savia kadını/erkeği şehir hayatının kaosu içinde bu ritmi nasıl koruyor?
Şehir hep aynı; hızlı, kalabalık, yönlendirici, herkes o şehrin içinde aynı şekilde yaşamıyor çünkü tempo dışarıdan geliyor ama ritim içeride kuruluyor. SAVIA kadını (#savialker) için bu ritmi korumak, dışarıya karşı bir duruş sergilemekten çok, günün içinde kendini kaybetmemekle ilgili. Yani mesele hızlı ya da yavaş olmak değil; ne yaptığını bilerek ilerlemek, kendi kararlarını alabilmek, adımlarının yönünü kendin çizebilmek. Bizim yaklaşımımız da burada başlıyor. SAVIA’da ayakkabıyı sadece estetik ya da konfor üzerinden konumlandırmıyoruz. Ayakkabıyı, günün içinde sana eşlik eden ve seni dengede tutan bir parça olarak görüyoruz. Günün sonunda seni taşıyan ayakkabı bu hikâyede basit bir obje değil; seni dünyaya bağlayan ve o adımların gücünü hissettiren ilk nokta.
İstanbul merkezli bir marka olarak, bu şehrin kaotik ama bir o kadar da ilham verici yapısı tasarımlarınıza nasıl yansıyor?
İstanbul zaten başlı başına bir kontrastlar şehri. Hem sert hem zarif, hem hızlı hem ağır, bir yandan kalabalık ama bir yandan da çok kişisel. Bu yapı ister istemez tasarımlara yansıyor. Tek bir karaktere bağlı kalmak yerine daha katmanlı düşünmeye ilham oluyor bize. O yüzden SAVIA’da biraz o denge var; ne tamamen sade ürülerden oluşuyor ne tamamen iddialı, ikisinin arasında bir yerde. 3.Savia’nın görsel dünyasında "çabasızlık" aslında çok planlı bir estetik olarak duruyor. Bir tasarımı "fazla tasarlanmış" olmaktan kurtarıp o doğal lükse ulaştıran o son dokunuş nedir? Aslında işin sırrı biraz neyi koyduğundan çok neyi çıkardığında. Çekimlerde her şey fazla “mükemmel” olmaya başladığında biz bir adım geri gidiyoruz. Çabasız görünen şeylerin arkasında aslında ciddi bir kontrol var ama ilginç olan şu: o kontrolün bir kısmını bilinçli olarak bırakıyoruz. Yani her şeyi kusursuz hizalamak yerine, küçük düzensizliklere izin veriyoruz çünkü o küçük kusurlar görüntüyü çok daha doğal yapıyor. Bizim için önemli olan şey görüntünün ne kadar kusursuz olduğu değil, ne kadar gerçek hissettirdiği. Son dokunuş dediğimiz şey de o tam olarak bu denge.
SAVIA’yı sadece tasarım değil, aynı zamanda üretim kalitesi üzerinden de konumlandırıyorsunuz. Ürünlerinizde kaliteyi belirleyen en önemli unsurlar neler?
Bizim için bir ürünün sadece iyi görünmesi yeterli değil; giyildiğinde iyi hissettirmesi ve uzun süre formunu koruması gerekiyor. O yüzden tüm modellerimizde %100 gerçek deri kullanıyor, içte ve dışta aynı kaliteyi korumaya özellikle dikkat ediyoruz. Derinin dokusu, dayanıklılığı ve zamanla nasıl yaş alacağı bizim için en başından itibaren belirleyici oluyor. Üretim tarafında ise işin merkezinde el işçiliği ve ustalık var. Her model, titizlikle kontrol edilerek formunu kazanıyor. Bu özen sayesinde ortaya çıkan şey sadece iyi görünen bir ayakkabı olmuyor; giyildiği anda farkını hissettiren ve zamanla bu hissi kaybetmeyen bir ürün oluyor.
Koleksiyondaki dokular (leopar, süet, deri kontrastları) sanki bir karakterin farklı ruh hallerini temsil ediyor. Tasarımlarınızdaki bu "kontrastların uyumu" markanın kişiliğinde nereye oturuyor?
Çok doğru yakalamışsınız. Biz SAVIA’da tek bir karakter ürün yapısı üzerinden ilerlemiyoruz çünkü insan da öyle değil aslında. Gün içinde bile ruh halimiz değişiyor; bazen daha cesuruz, bazen daha sakin, bazen de daha net. Tasarımlara da bunu yansıtıyoruz. Mesela leopar biraz cesareti temsil ediyor, süet daha yumuşak ve dingin bir his veriyor, deri ise daha net ve güçlü bir duruşa sahip. Biz bunları sadece materyal olarak değil, karakterin farklı halleri gibi düşünüyoruz. O yüzden koleksiyondaki kontrastlar bir zıtlık yaratmak için değil, bu çok katmanlı yapıyı göstermek için var. SAVIA’nın kişiliğindeki karşılığıysa; tek bir ruh haline sıkışmayan ama yine de kendisi kalabilen bir çizgi.
Modada "zamansızlık" artık bir klişe haline geldi. Savia için bir parçanın zamansız olması, onun hiç eskimeyecek olması mı, yoksa on yıl sonra bile o günün "vibe"ına uyum sağlayabilmesi mi?
Açıkçası biz her ürün için “zamansızdır” gibi bir iddia koymuyoruz çünkü koleksiyonun içinde farklı tarzlar var. Zamansızlık bizim için hiç değişmemek değil. Dünya değişiyor, moda değişiyor, insan değişiyor… Ama bazı parçalar var, yıllar sonra tekrar giydiğinde hâlâ doğru hissettiriyor. Biz de ürün bazında değil belki ama marka algısı olarak biraz onun peşindeyiz. Trendler geçiyor ama o his kalıyor.
Savia’nın web sitesine girdiğimizde bizi karşılayan o editorial dil, sadece bir satış kanalı değil, bir dergi kapağı gibi hissettiriyor. Satış kaygısı ile kreatif özgürlük arasındaki o gerilimi nasıl yönetiyorsunuz?
Aslında bu biraz benim hayata bakışımla ilgili diyebilirim. Bulunduğum her durumda bir anlam arayan biriyim, benim için önemli olan, insanın temas ettiği her alanda bir his ve anlam olması. Bu yüzden SAVIA’yı da hiçbir zaman sadece kaliteli ürün üreten bir marka olarak görmedim. Tabii ki yüksek kalite, el işçiliği bizim için en önemli kriterler ama asıl mesele o ürünün sana ne hissettirdiği. Web sitesinin biraz dergi gibi hissettirmesi de buradan geliyor. Biz vitrin kurmuyoruz, bir anlatı kuruyoruz. Satış ve kreatif tarafı da ayrı görmüyoruz açıkçası. Doğru dünyayı kurduğunda insanlar zaten onun bir parçası olmak istiyor. Editorial dilin de sebebi bu; ürünü göstermek için değil, hissettirmek için var.
Bir ayakkabının formu, kişinin duruşunu ve dolayısıyla özgüvenini nasıl manipüle eder? Savia bu psikolojik tasarımın neresinde duruyor?
Ayakkabı vücudun yere temas ettiği ilk nokta ve oradaki denge değiştiğinde tüm duruş doğal olarak etkileniyor; bu da direkt hisse yansıyor. Doğru form, seni fark etmeden daha dengeli ve net bir duruşa getiriyor. SAVIA’da bu yüzden sadece görünümü değil, taban yapısını, ağırlık dağılımını ve ayağın içeride nasıl konumlandığı gibi detayları da çok önemsiyoruz. Tabii realist bakınca her üründe aynı konfor mümkün değil; bir sneaker’ın hissettirdiğiyle bir topuklunun verdiği his bambaşka ama hangi kategoride olursa olsun, amacımız o ürünün kendi içinde en doğru dengeyi kurarak kişiye güven veren bir duruş hissi sunmak. Bence bu duruma manipüle etmekten çok ''yönlendirmek'' diyebiliriz.
Instagram profilinizdeki o "mesafeli" duruş bilinçli bir tercih mi? Markanın ulaşılabilirliği ile arzu nesnesi olma arasındaki o ince çizgiyi nasıl koruyorsunuz?
Bugün herkes çok görünür ama çok azı akılda kalıyor. Biz insanların markayı keşfetmesini seviyoruz. Her şeyi baştan anlatmak yerine, biraz yol bırakıyoruz. Profilde o mesafe hissi de aslında bu keşif duygusunu yaratıyor. İnsan kendisi bulduğunda bağ daha güçlü oluyor.



Yorumlar