SATIE Jewellery
- 22 Şub
- 3 dakikada okunur

Markanızı kurma dürtüsü nasıl ortaya çıktı?
Markamı kurma dürtüsü aslında bir filmle başladı. How to Lose a Guy in 10 Days’in son sahnesinde bir kolye takılıyor, Harry Winston’ın Isadora kolyesi. O sahneyi ilk izleyişim benim için özel bir andı. Daha önce takılara o gözle bakmamıştım ama filmde kolyenin takıldığı an,
neredeyse ana konudan daha önemliydi benim için. Sonrasında benzer sahneleri ne zaman görsem takılar dikkatimi çekmeye başladı. Ama bunu bir iş olarak yapacağımı hiç düşünmemiştim. Takıya ilgim o filmle başladı, markamın hikâyesi de aslında o sahneyle.
Tasarımlarınızda en çok nelerden ilham alıyorsunuz?
Bu biraz sıkıcı bir cevap olabilir ama kesinlikle büyük modacılar, hayranlık duyduğum ressamlar ve müzisyenler gibi farklı yaratıcı zihinlerden. Örneğin dünkü Ralph Lauren defilesi ya da Deftones’un en son albüm kapağındaki renkler hatta bazı şarkılar. Bunun dışında yemekler ve farklı kültürler de bana ilham veriyor. Mesela sushi... İki tadın harmonisi; çok sade ama çok katlı bir lezzet. Bu denge bile başlı başına ilham verici. Aslında zeminde aradığım şey his, hikâye ve deneyim. Sadece güzellik yetmiyor; bir tasarımın bende oluşturduğu duygu çok önemli.
Koleksiyonlarınızda bir hikâye ya da tema yaratmaya önem veriyor musunuz?
Tema yaratmaya özellikle oturup karar vermesem de, aslında her zaman bir tema oluşuyor. Genelde deneyim üzerinden ilerliyorum ve bu deneyimler çok boyutlu oluyor. Mesela geçen yaz Bozcaada’ya gitmiştim. Daha önce orada bulunmama rağmen o an arkadaşlarımla orada olmak bana farklı bir his verdi. Döndükten sonra yaklaşık bir ay o hissiyatın içindeydim ve doğal olarak işlerime de yansıdı. Bazen tek bir olay yeterli oluyor. Ufak şeyler büyük şeyleri tetikleyebiliyor. Objelerin çok güçlü hikâyeleri var; illa aileden kalma bir antika olması gerekmiyor. Bu dönem özellikle charmlar beni mutlu ediyordu. İnsanlara küçük detayları hatırlatan parçalar üretmek hoşuma gidiyor.
Markanızı takan kişiyi nasıl tanımlarsınız?
Markamı takan kişiye “zevk sahibi” derdim. En çok da zamansız. Zamansız zevklerim olduğunu ve bunu tasarımlarıma yansıttığımı düşünüyorum. Güncel akımlardan sıyrılan ya da “trend”leri özgün yorumlayan, daha kaygısız biri gibi hayal ediyorum. “Ben bunu beğendim ve taktım” diyebilen biri.
Bu sektörde karşılaştığınız en büyük zorluk neydi?
Sanırım yaş ve cinsiyet. İlk başlarda genç ve kadın olmak özellikle üretim tarafında zordu. Tezgâh kısmında ustalar genelde daha yaşlı ve çok tecrübeliydi; o ortamda kendini kabul ettirmek kolay değildi. Marka tarafında ise yaptığınız şeyin bir ürün olduğunu unutmamak
zor. Bazen bir takı yapıyorum ve sevdiklerime dağıtmak istiyorum çünkü benim için bir enerji taşıyor. Ama sonuçta bu bir iş ve düşünmem gereken pek çok gerçeklik var. En zor kısmı sanırım o denge: duygu ve realite arasında kalmak.
“İyi ki yapmışım” dediğiniz bir dönüm noktası var mı?
Sanırım Emma Krafft’ta staj yapmak hayatımdaki en büyük şanslardan biriydi. Bu ofise gelmem gerçek bir dönüm noktasıydı. Bugüne kadar yaşadığım pek çok güzel şeyin başlangıcı burası diyebilirim.
Karaköy’de çalışmak tasarım sürecinizi nasıl etkiliyor?
Karaköy’de yeniyle eski iç içe yaşıyor. Bir yanda tarihi binalar, yıllardır orada olan mekanlar, sık sık gördüğüm insanlar; diğer yanda yeni mekanlar, markalar, turistlerle ve ziyaretçilerle sürekli değişen yeni yüzler var. Yani aynı sokakta hem geçmişi hem bugünü aynı anda görüyorsunuz. Bu çeşitlilik mekâna çok ritmik ve canlı bir his veriyor. Bazen yenileyici, bazen de yorucu bir etkisi oluyor. Avantajları ve dezavantajları var ama genel olarak tarihle bütün, yaratıcı üretimin yoğun olduğu bir yerde çalışmak benim için çok besleyici. Akıcı ve dönüşümü vurgulayan bir yer.
Markayı 5 yıl sonra nerede görüyorsunuz?
Beş yıl sonra kesinlikle Avrupa’da bir ülkede atölyem olsun istiyorum. Markayı çok daha farklı bir noktaya taşımak istiyorum. Sadece takı değil, belki daha deneysel işler, vücut parçaları ve objeler üzerine çalışmalar... Markamın daha özümsenmiş, insanların zihninde daha güçlü bir yer edinmiş olduğunu hayal ediyorum. Daha cesur, daha deneysel ama özünden kopmamış bir noktada.



Yorumlar