top of page

Nurgül Büyükkalay

3 Eyl
6 dakikada okunur

Seyahat sizin için yalnızca yeni yerler görmekten mi ibaret, yoksa dünyayı ve kendinizi yeniden keşfetmenin bir yolu mu? Yıllar içinde seyahat etme biçiminiz nasıl değişti?


Seyahat insanın kimliğinden bağımsız olamaz. Seyahat benim için hiçbir zaman yalnızca yeni yerler görmekten ibaret olmadı. Yaklaşık yüz ülke ve yüzlerce şehirde, kültürleri, insanları ve hayatları tanırken kendimi de yeniden keşfettim. Çünkü seyahat, insanın dünyaya ve kendine bakışının bir yansıması; her yolculuk heybemizde biriken ve bizi dönüştüren bir deneyim. Yıllar içinde seyahat etme biçimim de değişti tabii. Eskiden bir yere gittiğimde mümkün olduğunca çok yer görmeye çalışırken, artık daha yavaş seyahat etmeyi, sokaklarında yürümeyi, yerel insanlarla sohbet etmeyi ve gündelik hayata karışmayı seviyorum. Bir müzeyi gezmek kadar küçük bir kafede oturup insanları izlemek de benim için seyahatin bir parçası. Artık “Kaç ülke gördüm?”den çok, “Bu yolculuk bana ne kattı?” diye düşünüyorum. Öğrenmek, bilmek, keşfetmek insanın doğasına has bir dürtü. İnsan var oldukça bitmeyecek bir arayış.


Seyahat yazarlığına başladığınız ilk dönemle bugün arasında, mesleğinize bakışınızda nasıl bir değişim oldu? Artık bir destinasyona gittiğinizde onu sadece bir gezgin olarak değil, bir seyahat yazarı olarak hangi gözle değerlendiriyorsunuz?


Yazmak benim için seyahat deneyimini sabitlemenin ve anlamlandırmanın bir yolu. İlk yıllarda daha çok “gördüğümü anlatmak” üzerinden ilerlerken, zamanla seyahat yazarlığının bir yeri anlatmaktan çok daha fazlası olduğunu fark ettim. Artık bir destinasyona sadece neresi görülür, ne yenir diye bakmıyor; o yerin ruhunu, hikâyesini, insanlarını ve gündelik hayatını anlamaya çalışıyorum. Çünkü her güzel yer mutlaka iyi bir hikâye anlatmıyor; bazen hiç kimsenin radarında olmayan küçük bir kasaba ya da yerel bir sofrada yaşanan bir sohbet çok daha kalıcı olabiliyor. Benim için seyahat yazarlığı, herkesin baktığı şeyin biraz ötesine bakabilmek. Gittiğim her yere bavulumla birlikte geçmişimi, okumalarımı ve kimliğimi de götürüyorum; dolayısıyla gördüğüm dünya, benden ve deneyimlerimden süzülerek anlam kazanıyor.


Bir destinasyonu anlatırken sizi diğer seyahat yazarlarından ayıran en önemli şeyin ne olduğunu düşünüyorsunuz? Bir yeri "iyi bir seyahat hikâyesine" dönüştüren unsurlar neler?


Bence beni diğer seyahat yazarlarından ayıran özelliklerden biri akademisyen kimliğim, diğeri ise tek başıma seyahat etmeyi çok sevmem. Akademisyen kimliğim seyahat yazarlığımı besliyor. Bir akademisyen olarak zihnim sürekli analiz ediyor, bir yazar olarak sürekli kelimelere döküyorum. Bir sokağın neden öyle olduğunu, bir binanın mimarisini, bir yemeğin hikâyesini, insanların yaşam biçimini, bazen turistik olmayan bir mahallenin neden daha çok şey anlattığını düşünüyorum. Çünkü benim için iyi bir seyahat yazısı, okuyucuya “buraya gidin” demenin yanında, orayı hissettirmeli ve merak uyandırmalı. Tek başıma seyahat ettiğimde ise kendi ritmimde hareket ediyor, daha fazla gözlem yapıyor ve yerel insanlarla daha kolay iletişim kurabiliyorum. Sadece turistik noktaların ötesinde yaptığım yolculuklar, benim bir destinasyonu daha kişisel ve daha derin bir şekilde deneyimlememi ve bunu yazıya yansıtabilmemi sağlıyor. Bence iyi bir seyahat hikâyesinde güzel manzaraların ötesinde duygu, insan ve merak olmalı. Okuyucu yazıyı bitirdiğinde sadece “orası güzelmiş” dememeli; o yeri zihninde canlandırmalı ve “ben de oraya gitmek istiyorum” demeli.


Bir seyahat yazısının iyi olmasını sağlayan şey sizce nedir? Bir yeri yalnızca gezip anlatmakla, okura gerçekten o deneyimi yaşatabilmek arasındaki farkı nasıl yaratıyorsunuz?


İyi bir seyahat yazısı, okura yalnızca bilgi vermemeli; onda bir duygu ve merak bırakmalı. Bir yeri gerçekten deneyimlemek için sadece görülecek yerleri gezmek değil, o hayatın içine karışmak gerekiyor. Yerel insanlarla konuşmak, sokaklarda yürümek, pazara gitmek, yerel yemekleri tatmak ve bazen planın dışına çıkmak… Ben yazarken kendi deneyimimi aktarırken, okurun kendisini oradaymış gibi hissedebileceği detayları seçiyorum; bir koku, bir ses, bir sofra ya da bir insanın söylediği cümle bile bir hikâyeyi canlı kılabilir. İyi bir seyahat yazısı bence okura ilham vermeli, zihninde bir kapı açmalı ve yazının sonunda kendisini o yerde hayal ettirmeli.


Sosyal medyada seyahat içerikleri giderek daha görsel ve hızlı tüketilir hale geldi. Sizce Instagram ve TikTok gibi platformlar seyahat deneyimimizi zenginleştiriyor mu, yoksa bizi "fotoğrafını çekmek için seyahat etmeye" mi itiyor?


İkisinin de olduğunu düşünüyorum. Sosyal medya, daha önce hiç duymadığımız yerleri, restoranları ve rotaları keşfetmemizi sağlayarak seyahati çok daha görünür ve ulaşılabilir hale getirdi. Ben de Instagram sayesinde radarımda olmayan pek çok yer keşfettim. Ancak bazen gerçekten yaşamak yerine sadece paylaşılabilir anların peşine düşme riski var. Benim için önemli olan dengeyi korumak. Elbette fotoğraf çekiyor, içerik üretiyorum ama önce yaşamak, sonra anlatmak gerektiğine inanıyorum. Ben sosyal medyadan çok önce de seyahat ediyordum, şu an sosyal medya olmasa da seyahatlerime devam ederim. Seyahat sadece gördüğümüz mekânlardan ibaret değil; içsel dünyamızın da bir yansıması. Mekânlar var ama biz onları kendi iç dünyamızla anlamlandırıyoruz.


Seyahat yazarlığında kamera arkasında kalan bir taraf da var: sürekli yolda olmak, araştırmak, üretmek ve yeni içerik bulmak. Bu yaşam biçiminin dışarıdan görünmeyen en zor tarafı nedir?


Dışarıdan sürekli seyahat etmek özgür ve güzel bir hayat gibi görünse de, sürekli yolda olmanın görünmeyen bir yorgunluğu var. Bir yere tatile giden biriyle, oraya hem gezmek hem araştırmak hem de üretmek için giden birinin deneyimi aynı değil. Üstelik seyahatten döndüğünüzde de iş bitmiyor; fotoğraflar, videolar, yazılar ve içerikler devam ediyor. Bazen evimi ve hiçbir şey yapmadan geçirdiğim bir günü özlüyorum. Ama bu işin zor ve güzel tarafı aynı belki de.. Merak etmek ve yeni hikâyelerin peşinden gitmek yorucu olsa da hareket halinde olmak bana hâlâ canlılık veriyor.


Dünyada "overtourism" ve sürdürülebilir turizm tartışmaları giderek önem kazanıyor. Bir seyahat yazarı olarak popüler destinasyonları tanıtmakla o destinasyonların korunmasına katkı sağlamak arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?


Seyahat yazarlarının bu konuda ciddi bir sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Bir yeri tanıtmak, aynı zamanda o yerin geleceğini de düşünmek demek. Ben sadece “buraya gidin” demek yerine, nasıl ve ne zaman gidilebileceğini, yerel hayata nasıl saygı gösterileceğini de anlatmaya çalışıyorum. Çok popüler destinasyonların yanında daha az bilinen bölgeleri ve yerel işletmeleri öne çıkarmayı önemsiyorum. Sürdürülebilirlik yalnızca doğayı korumak değil; yerel üreticiyi, küçük işletmeleri ve kültürü desteklemek de bunun bir parçası. Benim yaklaşımım kısaca “daha çok insan gelsin” değil, “daha bilinçli insan gelsin.” Sevdiğimiz yerleri keşfetmek kadar onları korumak da sorumluluğumuz.


Bir seyahatinizde sizi beklemediğiniz şekilde etkileyen, "iyi ki buraya gelmişim" dediğiniz bir yer veya an oldu mu? Bugün hâlâ unutamadığınız bir seyahat hikâyenizi bizimle paylaşır mısınız?


Çok fazla seyahat ettiğim için tek bir anı seçmek zor ama tek başıma çıktığım İzlanda yolculuğumda yaşadığım bir geceyi hiç unutmuyorum. Tek başıma seyahat etmeyi çok seviyorum; kendi ritmimde olduğumda duygu durumum çok daha berrak oluyor, ne istediğimi, ne hissettiğimi daha net duyabiliyorum. İzlanda’da, hava kararmak üzereyken ve şiddetli yağmur yağarken merakımın peşinden Diamond Beach’e gitmiştim. Etraf kararıyor, telefon çekmiyor, benzinin azaldığını fark ediyor ve ıssız bir coğrafyada tek başıma ilerliyordum. Bir yanımda simsiyah volkanik toprak, diğer yanımda kafamı çevirdiğimde üzerime doğru akıyormuş gibi görünen dev buzullar… O gün, gece yarısına kadar araç kullandım ve üstelik kalacak bir yerim bile yoktu. Sonunda bir otel bulup o geceyi atlattım. O seyahatten bana kalan İzlanda’nın muhteşem manzaralarıyla beraber korktuğum halde devam edebilmek, kendi başıma sorunları çözebilmek ve kendime sandığımdan çok daha fazla güvenebildiğimi görmek oldu.


Seyahat trendleri çok hızlı değişiyor; bir dönem herkesin konuştuğu destinasyonlar kısa sürede yerini yeni keşiflere bırakıyor. Sizce 2026'nın seyahat anlayışını önceki yıllardan ayıran en belirgin trend ne?


Bence 2026’yı önceki yıllardan ayıran en belirgin trend, “daha çok yer görmekten” “daha anlamlı deneyimler yaşamaya” geçiş. Artık seyahat sadece “Nereye gideyim?” değil, “Neden gitmek istiyorum?” sorusuyla şekilleniyor. İnsanlar daha az kalabalık destinasyonları, yerel hayatı ve kendilerine iyi gelecek deneyimleri arıyor; slow travel ve coolcation gibi trendler de bunu gösteriyor. Seyahat artık iyi hissetmek, dinlenmek ve yenilenmekle de ilgili. Güncel araştırmalar da gezginlerin kültürel bağ kurma, dinlenme, iyi hissetme ve daha kişisel deneyimler aradığını gösteriyor. Bir de seyahatin kişiselleşmesi çok belirgin. Birisi gastronomi için, bir başkası doğa için, bir diğeri sanat, biri otel ya da yalnız kalmak için seyahat ediyor. Yani artık destinasyondan çok deneyim seyahatin merkezine oturuyor. Ben bunu olumlu buluyorum. Çünkü yıllardır seyahat eden biri olarak şuna inanıyorum; bir ülkeye gidip kısa sürede on tane şehir görmektense, tek bir yerde daha uzun kalıp o hayatı biraz olsun anlamak ve bağ kurabilmek çok daha değerli.


Bugün kariyerinin başında olup seyahat yazarlığına veya seyahat içerikleri üretmeye başlamak isteyen gençlere tek bir tavsiye verecek olsanız, ne söylerdiniz? Sizce iyi bir seyahat anlatıcısının mutlaka sahip olması gereken özellik nedir?


Bugün seyahat yazarlığına ya da seyahat içerikleri üretmeye başlayan gençlere verebileceğim en önemli tavsiye, trendlerin peşinden gitmek yerine kendi seslerini bulmaları olur. Çünkü insanı takip ettiren yalnızca güzel görüntüler değil, o görüntünün arkasındaki bakış açısı. İyi bir seyahat anlatıcısının en önemli özelliğinin ise merak ve iyi bir gözlemci olmak olduğunu düşünüyorum. Gittiği yerin sadece güzelliklerine değil, tarihine, kültürüne, insanlarına ve hikâyelerine ilgi duymalı. Sizi farklılaştıran şey gittiğiniz ülke ya da takipçi sayınız değil, dünyaya nasıl baktığınız. Aynı yere bin kişi gidebilir ama herkes aynı hikâyeyi anlatmaz. Asıl değer, herkesin gördüğü bir yeri kendi gözünüzden yeniden gösterebilmek. Örneğin, Paris hakkında binlerce yazı bulabilirsiniz. Ama ben, “Paris’i zaten biliyorum” demek yerine, senin Paris’ini okumak ve görmek istiyorum. Sen ne görmüşsün ne hissetmişsin, benim hiç fark etmediğim neyi fark etmişsin? Bir seyahat anlatıcısının asıl değeri tam da burada ortaya çıkıyor; herkesin gördüğü bir yeri, kendi gözünden yeniden gösterebilmek. Seyahat fiziksel keşfin ötesinde... Duygular, hisler ve düşler, seyahat yazılarını daha anlamlı kılıyor.


Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


bottom of page