top of page

Ethera

25 Ağu
7 dakikada okunur

Éthera’nın çıkış noktasında mücevheri yalnızca estetik bir obje olmaktan çıkarıp duygu ve deneyimle ilişkilendirme fikri var. Sizin için bir mücevheri “güzel” yapan şeyin ötesinde, ona anlam ve karakter kazandıran nedir?


Éthera taşların enerjisi üzerine kurulu bir marka. Biz mücevheri taşın taşıdığı enerji, kullanan kişide hissettirdiği duygu ve bağ çerçevesinde tasarlıyoruz. Her taş, kendine özgü enerjisiyle farklı bir duyguyu canlandırır; kimi yakınlık ve çekim hissini derinleştirir, kimi içsel gücü ve cesareti öne çıkarır, kimi dinginlik verir, kimi ise daha aydınlık ve neşeli bir ruh hâlini çağrıştırır. Bu yüzden tasarım sürecinde “hangi taş daha güzel görünür?” sorusundan çok, “bu parça nasıl hissettirmeli?” sorusuyla başlıyoruz. Bir mücevhere gerçek anlamda karakter kazandıran şeyin tam olarak bu ilişki olduğunu düşünüyoruz. Enerji, renk, form ve kişisel anlam bir araya geldiğinde parça yalnızca bedende duran güzel bir obje olmaktan çıkıyor; onu taşıyan kişinin hayatına, ruh haline ve zamanla kendi hikâyesine dahil oluyor. Éthera’da istediğimiz şey, tasarımlarımızın görünür olması kadar, zaman geçtikçe kişiye daha çok ait hissettirmesi. Bizim için güzellik, yalnızca görünen değil; hissedilen ve kişiselleşen bir şey.



Éthera’da yapı ve yumuşaklık, sadelik ve derinlik gibi karşıtlıkların bir arada kullanıldığını görüyoruz. Tasarım sürecinde bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz?


Gaudí’nin “doğada sert formlar yoktur” yaklaşımı bu anlamda bize çok yakın geliyor. Mücevher bedenden bağımsız bir obje değil; tenin üzerinde yaşayan, hareket eden ve onun bir parçası gibi hissedilen bir şey. Tasarımlarımızda da keskinlikten çok akışı, bedene uyum sağlayan organik çizgileri ve hareket hissini önemsiyoruz. Bir parçanın yalnızca güzel görünmesini değil, takıldığında bedenle bütünleşmesini istiyoruz. Zıtlıklar da Éthera’nın tasarım dilinde önemli bir yere sahip. Bu yalnızca görsel bir tercih değil; tasavvufla kurduğumuz içsel bağın etkisi çok güçlü. Tasavvufta bir şeyi çoğu zaman karşıtıyla birlikte düşünmek, onun anlamını daha görünür kılar. Işık ve gölge, sıcak ve soğuk, varlık ve hiçlik gibi… Biz de tasarımlarımızda bu iki uçtan birini seçmek yerine, onları yan yana getirmeyi seviyoruz. Çünkü tam bu bütünleşmede hem form daha ilginç hale geliyor hem de mücevher yalnızca estetik bir obje olmaktan çıkıp bir fikir taşımaya başlıyor.


Markanın tasarımlarının “bedenle birlikte hareket etmesi ve zamanla kullanıcıyla bütünleşmesi” fikrinden bahsediyorsunuz. Bir mücevherin beden üzerinde nasıl duracağı ve nasıl yaşlanacağı tasarım aşamasında ne kadar belirleyici?


Bunu biraz parfüme benzetiyoruz. Nasıl aynı parfüm her tende birebir aynı kokmuyorsa, mücevher de her bedende aynı şekilde yaşamıyor. Tenin tonu ve kimyası, taşın rengini ve ışıltısını farklı gösterebiliyor; madenin ciltle kurduğu ilişki bile kişiden kişiye değişebiliyor. Bu yüzden aynı parça, onu taşıyan kişiye göre bambaşka bir karakter ve enerji kazanabiliyor. Bizce mücevheri bu kadar kişisel yapan şeylerden biri de tam olarak bu: tasarım bizden çıkıyor ama gerçek kimliğini onu takan kişiyle birlikte buluyor. Kişinin stili, günlük ritmi, hareketleri ve parçayı nasıl kullandığı da zaman içinde mücevheri dönüştürüyor. Taşların taşıdığı renk ve enerji de bu ilişkinin bir parçası; bizim için önemli olan, bu enerjinin kullanıcıya dışarıdan yüklenen bir anlam değil, kişinin o taşla kurduğu bağ üzerinden kendine ait hale gelmesi.


Her parçanın bir hikâyeden ilham aldığını ve Éthera ailesi tarafından tasarlandığını söylüyorsunuz. Bir hikâyenin mücevhere dönüşme süreci nasıl ilerliyor; ilk olarak bir duygu mu, bir taş mı, yoksa bir form mu ortaya çıkıyor?


Éthera için başlangıç noktası çoğu zaman formdan önce duygu ve enerji. Bazen bir taş, bazen bir renk bizi harekete geçiriyor ama genellikle önce anlatmak istediğimiz bir his ya da fikir ortaya çıkıyor; tasarım da onun peşinden geliyor. İlk tasarımımız olan In Frame koleksiyonu da böyle doğdu. Aynı şeye farklı pencerelerden bakmak, farklı bakış açılarıyla yine aynı noktada buluşabilmek fikrini bir frame, yani çerçeve üzerinden ifade etmek istedik. İlk parçamız için iki farklı renk ve kesimde taş yerleştirdik ve onları bir çerçeveyle bağladık: garnet Lal’in, emerald ise Zeynep’in isminin anlamından yola çıktı. Garnet’in güçlü ve canlı enerjisiyle emerald’ın daha dengeli ve yenileyici hissinin aynı formda buluşması, aslında Éthera’nın dünyasını da çok iyi anlatıyor.


Zeynep ve Lal’in farklı geçmişlerinin Éthera’nın yaratıcı dilini nasıl beslediğini merak ediyoruz. İki farklı bakış açısının aynı tasarımda buluşması markanın kimliğine nasıl yansıyor?


Éthera’nın yaratıcı dili, aslında iki farklı disiplinin aynı noktada buluşmasından besleniyor. Zeynep’in endüstriyel tasarım geçmişi; form, oran, malzeme, üretim ve zanaat tarafına güçlü bir teknik bakış getirirken, Lal’in Londra’da şekillenen moda ve pazarlama geçmişi markaya daha geniş bir görsel dünya, kültürel referanslar ve hikâye anlatımı kazandırıyor. Biri bir fikrin nasıl gerçeğe dönüşeceğini, diğeri o fikrin nasıl bir dünyaya ait hissedeceğini düşünüyor. Bu denge tasarımlarımıza da doğrudan yansıyor. Zeynep bir parçanın formunu, yapısını ve üretilebilirliğini incelikle kurarken; Lal o parçanın duygusunu, enerjisini ve Éthera evrenindeki yerini şekillendiriyor. Biri parçanın kendisini inşa ederken, diğeri onun nasıl görüleceğini ve hissedileceğini kurguluyor. Tam da bu nedenle Éthera’da teknik hassasiyet ile sezgisel yaratıcılık birbirinden ayrı değil; aynı bütünün iki tamamlayıcı parçası.


Éthera’nın kuruluş hikâyesinde İstanbul’da başlayan bir sohbetin yaratıcı bir ortaklığa dönüşmesinden bahsediyorsunuz. O ilk konuşmada sizi “bunu birlikte yapmalıyız” noktasına getiren ne oldu?


Aslında ikimizin de uzun zamandır aynı şeyi hissettiğini fark ettik. Yaklaşık iki yıldır kurumsal hayatın daha tanımlı ve tekrar eden düzeninin içindeydik; ikimiz de daha fazla renk, duygu ve yaratıcılık barındıran bir dünya kurmak istiyorduk. Aynı zamanda mücevherde de bir boşluk görüyorduk: bir tarafta ulaşılması çok zor fiyatlara çıkan fine jewelry, diğer tarafta ise gerçek taşın karakterini ve hissini taşımayan daha yüzeysel alternatifler vardı. Biz bu ikisinin arasında başka bir alanın mümkün olduğuna inandık. Éthera fikri de tam olarak burada doğdu. Gerçek taşların rengini, enerjisini ve kendine özgü karakterini; mikron altın kaplama gümüş ve güçlü bir tasarım diliyle bir araya getirerek daha ulaşılabilir ama hâlâ özel hissettiren bir mücevher dünyası yaratmak istedik. O akşam bir marka kurmaktan çok, görmek istediğimiz dünyanın tarifini yapıyorduk aslında. Fikirler birbirini o kadar doğal tamamladı ki, bir noktada “bunu birlikte yapmalıyız” demek neredeyse kaçınılmaz hale geldi.


Zanaat tarafında geleneksel teknikleri ve el işçiliğini özellikle vurguluyorsunuz. Her bir taşın tek tek elde yerleştirilmesi, günümüzün hızlı ve seri üretim anlayışına karşı nasıl bir tavır ortaya koyuyor?


Éthera’da zanaat, tasarımın ayrılmaz bir parçası. Her taşın tek tek elde yerleştirilmesi, her detayın insan eliyle şekillenmesi ve ustalıkla tamamlanması; parçalarımıza yalnızca estetik değil, gerçek bir karakter kazandırıyor. Bizim için değer, sadece kullanılan malzemede değil, o malzemeye gösterilen özen ve el işçiliğinde saklı. Bu yüzden her parçanın üretim sürecinde sabrı, hassasiyeti ve ustalığı korumak çok önemli. Geleneksel teknikleri çağdaş bir tasarım diliyle bir araya getirmek de Éthera’nın en güçlü taraflarından biri. Zamansızlık anlayışımız da buradan geliyor; iyi tasarlanmış, iyi üretilmiş ve yıllar geçtikçe değerini koruyan, hatta taşıyan kişiyle birlikte daha da özel hale gelen mücevherler yaratmak istiyoruz.


Bir mücevherin “unique” olması sizin için yalnızca tek bir tasarımın üretilmesi anlamına mı geliyor, yoksa onu takan kişinin üzerinde kazandığı kişisel anlam da parçayı benzersiz kılıyor mu?


Bizim için “unique” olmak yalnızca bir tasarımın tek üretilmesiyle ilgili değil. Her parçanın çıkışında bize ait bir düşünce ve yaratıcı niyet var; ancak mücevher başka birinin hayatına girdiği anda bu anlam sabit kalmıyor. Onu seçen kişi, hediye eden kişi ve taşıyan kişi parçaya kendi hafızasını, duygusunu ve yaşanmışlığını ekliyor. Böylece aynı tasarım, farklı bir hayatın içinde tamamen başka bir anlam kazanabiliyor. Bir yüzüğün sevgiliden gelen bir hediye olmasıyla anneanneden kalan bir aile parçası olması arasında form olarak hiçbir fark olmayabilir; ama hissettirdiği şey bütünüyle değişir. Bizce bir mücevheri gerçekten benzersiz yapan da tam olarak bu: tasarımcı tarafından başlatılan hikâyenin, onu taşıyan kişinin hayatında dönüşmesi, yıllar içinde yeni anlamlar kazanması ve sonunda bir nesilden diğerine aktarılabilecek kadar kişisel ve kalıcı bir parçaya dönüşmesi.


Markanızda mücevherin “daily rhythm”in bir parçası olması fikri dikkat çekiyor. Fine jewelry’nin yalnızca özel günlerde takılan bir obje olmaktan çıkıp gündelik hayatın parçası olması sizin için neden önemli?


Éthera’yı kurarken en önemli çıkış noktalarımızdan biri, gerçek taşların güzelliğini ve enerjisini yalnızca özel anlara ait olmaktan çıkarıp gündelik hayatın içine taşımaktı. Bu nedenle doğal taşları mikron altın kaplama gümüşle bir araya getiriyoruz; mücevher hissini ve işçiliğini korurken, parçaların daha rahat yaşanabildiği, erişilebildiği ve günlük stile doğal biçimde dahil olabildiği bir dünya yaratmak istiyoruz. Tasarımlarımızı da bu düşünceyle, gün içinde farklı anlara ve farklı kombinlere eşlik edebilecek şekilde kurguluyoruz. Çünkü bizim için mücevherin asıl değeri, yalnızca özel bir gecede takılmasında değil; sabah evden çıkarken seçilen, işe, akşam yemeğine, seyahate eşlik eden ve zamanla kişinin kendi ritminin bir parçası haline gelen bir obje olmasında. Bir parçanın ne kadar çok yaşanırsa o kadar kişisel hale geldiğine inanıyoruz. Éthera’daki “daily rhythm” fikri de tam olarak bunu anlatıyor: mücevheri hayatın dışında saklanan bir obje değil, hayatın içinde yaşayan bir parça olarak görmek.


Éthera’nın “as good as it looks” yaklaşımında görsel güzellik ile his arasında bir bağ kuruluyor. Bir parçanın takıldığı anda kullanıcıda yaratmasını istediğiniz ilk duygu nedir?


Bir parçayı taktığınız anda yaratmak istediğimiz ilk his, aslında çok kişisel bir tanıdıklık: sanki o mücevher hep size aitmiş gibi. Önce gözünüze çarpmasını, sonra teninizde başka bir şeye dönüşmesini istiyoruz. Taşın rengi, ışığı ve enerjisi kimi zaman cesareti, kimi zaman dinginliği, kimi zaman da günün içinde küçük ama hissedilir bir canlılığı ortaya çıkarabiliyor. “As good as it looks” bizim için tam da bu yüzden yalnızca estetik bir cümle değil. Bir mücevherin güzelliğinin bakıldığında başlamasını ama takıldığında tamamlanmasını seviyoruz.


İki kurucunun isimlerinin sırasıyla zümrüt ve lal taşlarına gönderme yapması da oldukça sembolik. İsimlerinizin ve kişisel hikâyelerinizin marka kimliğine bu kadar doğrudan dahil olması bilinçli bir tercih miydi?


Aslında hiç bilinçli değildi; tam tersine, fark ettiğimizde biz de oldukça şaşırdık. İki kurucunun isminin iki ayrı değerli taşla bu kadar doğal şekilde kesişmesi, ilk anda bizi gerçekten gülümseten bir sürprizdi. Biz de bunu kaderin tatlı bir tesadüfü gibi yorumladık. Belki de en sevdiğimiz tarafı bu: sonradan kurgulanmış ya da marka hikâyesine eklenmiş bir sembol değil. ÉTHERA’yı kurarken kendiliğinden karşımıza çıktı ve sanki marka daha en başından bize kendi hikâyesine dair küçük bir işaret verdi. Bugün hâlâ düşündüğümüzde bizi gülümseten detaylardan biri.


Bir Éthera parçasının yıllar sonra sahibinin hayatında hâlâ anlamını korumasını istediğinizi söylüyorsunuz. Sizin için gerçekten zamansız bir mücevher nasıl bir hikâyeye sahip olmalı?


Bizce gerçekten zamansız bir mücevherin tek bir hikâyesi olmamalı; onu taşıyan kişinin hayatına göre yeni anlamlar kazanabilmeli. Çünkü herkesin hafızası, ilişkileri, dönüm noktaları ve bir parçayla kurduğu bağ farklı. Aynı mücevher bir kişide yeni bir başlangıcı, bir başkasında sevilen birini hatırlatabilir. Taşın enerjisi de benzer şekilde kişiden kişiye farklı bir karşılık bulur; kimi bir taşta güç hisseder, kimi dinginlik, kimi ise kendine çok daha kişisel bir anlam yükler.


Éthera’nın geleceğinde markanın bugün oluşturduğu bu duygu ve zanaat merkezli dili koruyarak keşfetmek istediğiniz yeni alanlar neler?


Éthera’nın geleceğinde en çok heyecanlandığımız alanlardan biri, bugün kurduğumuz duygu ve zanaat merkezli dili farklı dünyalara taşıyabilmek. Doğal taşların enerjisi, güçlü el işçiliği ve kişisel bağ bizim için hep merkezde kalacak. Özellikle Éthera L’Homme ile erkek mücevherine daha sessiz, güçlü ve rafine bir yorum getirmek istiyoruz. Daha maskülen oranlar, sade ama karakterli formlar, onyx, black spinel, smoky quartz gibi daha derin tonlu taşlar ve silk cord gibi materyallerle; günlük hayatta gerçekten taşınabilecek ama yine de güçlü bir kimliği olan parçalar üzerine çalışıyoruz. Bizim için erkek koleksiyonu, mevcut tasarımların yalnızca daha maskülen versiyonlarını yapmak değil; ÉTHERA’nın enerji, renk ve anlam dünyasını başka bir bakış açısıyla yeniden yorumlamak. Bunun yanında kişiselleştirmeyi ve yeni taş birlikteliklerini de geliştirmek istiyoruz. Büyümeyi daha fazla ürün üretmekten çok, ÉTHERA’nın dünyasını farklı karakterlere ve yaşam biçimlerine açmak olarak görüyoruz.

Yorumlar


bottom of page