top of page

Basakla

  • 27 Haz
  • 4 dakikada okunur

Designed in London | Crafted in Istanbul” ikiliği, yaratıcı süreçte bir kimlik çatışması mı yaratıyor yoksa bir zenginlik mi? Londra’nın kuralları yıkan avangart vizyonu ile İstanbul’un kusursuz tekstil disiplini tasarım masasında nasıl uzlaşıyor?


Londra, global ölçekte açılabilmek için bizim için çok önemli bir basamak. Ancak tasarım anlayışımızı yalnızca Londra üzerinden tanımlamıyoruz. İlk kez Londra’ya

geldiğimde ciddi bir kültürel şok yaşamıştım çünkü burada oldukça avangart bir moda pazarı var ve ikinci el kültürü çok yaygın. Bu pazar her ne kadar Başakla tarzına uymasa da , tiyatrodan görsel sanatlara kadar yaratıcı alanlar son derece zengin. Londra, tüm sanat dalları arasında yaratıcılık açısından gerçekten tükenmeyen bir ilham kaynağı. Türkiye ise dünya çapında kumaş kalitesi ve üretim disipliniyle öne çıkıyor. Bu iki dünyanın bir araya gelmesi, bizim için bir çatışmadan çok güçlü bir harmoni yaratıyor. Yaratıcılığın özgür alanı ile yüksek kalite üretim anlayışı birleştiğinde ortaya çok özel bir denge çıkıyor.


Görsel dilinizde ve tasarımlarınızdaki silüetlerde çok net, grafik ve keskin bir duruş var. Bu structured formları, günümüzün “çabasız ve akışkan” giyim trendiyle nasıl melezliyorsunuz?


Aslında burada iki farklı yaklaşım var. Basakla, tamamen çabasız ve sade görünmeye çalışan bir marka değil. Bizim odağımız her zaman şıklık oldu. Ancak bunu ulaşılmaz bir şıklık olarak değil, “çabasız şıklık” olarak yorumluyoruz. Amacımız kombinlerin yıldız parçasını yaratmak. İnsanlar günlük hayatlarında rahat parçalar tercih ederken bile Basakla tasarımlarıyla güçlü ve şık hissedebilsin istiyoruz. Örneğin bir Basakla ceketini eşofmanla kombinlediğinizde bile ortaya zahmetsiz ama etkili bir görünüm çıkabiliyor. Biz aslında o şıklığı önceden tasarlıyor ve kullanıcıya sunuyoruz.


Küresel bir marka olma yolunda Paris Fuarı gibi dev arenalarda yer alıyorsunuz. Sadece “lokal bir başarı hikayesi” olmanın ötesine geçip global bir moda dili konuşmaya başladığınız o kırılma anı ne zamandı?


Açıkçası markayı kurduğum ilk günden itibaren hedefim globalleşmekti. Her zaman yurt dışına satış yapmayı ve uluslararası pazarda yer almayı hayal ettim. Paris gibi fuarlarda bulunmak, farklı ülkelerden alıcılarla birebir temas kurmak ve onlar aracılığıyla yeni pazarlara açılmak bizim için çok değerli bir deneyim oldu. Bu anlamda kırılma noktası fuarlarla birlikte başladı diyebilirim. Bunun yanında perakende tarafında da farklı hedeflerimiz ve planlarımız var. Geleceğin markayı hangi noktalara taşıyacağını ise zaman gösterecek.


Koleksiyonlarınızda maskülen terzilik elementlerinin kadın gardırobuna çok rafine bir şekilde uyarlandığını görüyoruz. Güçlü ve ayakları yere basan bu “yeni kadın” silüetini inşa ederken ilham kaynağınız geçmişin ikonları mı yoksa bugünün sokak kültürü mü?


Ben tasarıma yalnızca feminen ve maskülen kavramları üzerinden yaklaşmıyorum. Tasarımda en sevdiğim şeylerden biri, birbiriyle zıt görünen unsurları bir araya getirmek. Elbette güçlü bir kadın silüeti yaratmak istiyorum. Ancak benim için asıl önemli olan, kişinin tasarımı giydiğinde kendisini iyi hissetmesi. Bir parçanın her detayını oluştururken, sonunda yaratacağı hissi hayal ediyorum. Bu nedenle ilhamım tek bir dönemden ya da kültürden değil; farklı dünyaların birleşiminden geliyor.


Modada “zamansızlık” artık sadece uzun ömürlü bir stil değil, aynı zamanda etik bir duruş. Basakla, bir tasarımın estetik ömrü ile teknik ömrünü (kumaş kalitesi, işçilik) aynı çizgide tutmak için nasıl bir lüks algısı benimsiyor?


Zamansızlık aslında fikir olarak çok kolay görünse de üretim tarafında oldukça zor bir konu. Benim ilk hedefim gerçekten zamansız bir parça yaratabilmek. Öyle ki yıllar sonra kızınız o parçayı gördüğünde onu giymek istesin. Ancak bunu yaparken bugünün belirli trendlerine ya da geçici vintage etkilerine sıkışmak istemiyorum. O tasarım her dönemde anlamını koruyabilmeli. Bu yaklaşım doğrultusunda sınırlı adetlerde üretim yapıyor ve yüksek kaliteli kumaşlar kullanıyoruz. Atölyedeki ustalarımız da her parçaya adeta bir gelinlik diker gibi özen gösteriyor. Lüks anlayışımızın temelinde gösteriş değil; kalite, işçilik ve uzun ömürlülük yer alıyor. Dijital dünyada bunu anlatmak zaman zaman zor olsa da sosyal medya iletişimimizde bu değeri görünür kılmaya çalışıyoruz.


Tasarım süreçleriniz Londra’da şekillenirken, İstanbul’daki atölye aşamasında “bu parça üretime girdiğinde ruhunu kaybeder mi?” kaygısını taşıdığınız, sizi en çok zorlayan materyal veya kesim hangisi oldu?


Bu konuda en zorlayıcı materyal kesinlikle denim. Çünküdenimde uygulanan yıkama işlemleri, ürünün nihai görünümünu doğrudan etkileyen en önemli proses. Tasarım aşamasında öngördüğünüz sonuç ile üretim sonrasında ortaya çıkan sonuç her zaman birebir aynı olmayabiliyor. Özellikle renk tonları ve yüzey etkileri konusunda beklenmedik değişimler yaşanabiliyor. Denim kategorisinde çok yüksek kalite standartları hedeflediğimiz için bu süreç zaman zaman oldukça titiz ve zorlayıcı olabiliyor.


Paris’teki global buyers ve moda otoritelerinin, Doğu ve Batı sentezini bu kadar

rafine işleyen genç bir markada en çok şaşırdığı veya etkilendiği detay ne oluyor?


Fuarlarda benzer estetik anlayışa sahip birçok marka görebiliyorsunuz. Ancak bizim hikâyemizi farklı kılan noktalardan biri, markanın üç kız kardeş tarafından önetiliyor olması. Moda sektöründe yıllar boyunca birçok kez el değiştirmiş ya da büyük kurumsal yapılar tarafından yönetilen markalarla karşılaşıyorsunuz. Bizim üç kadın olarak birlikte üretmemiz, karar almamız ve markayı büyütmemiz oldukça dikkat çekiyor. İnsanlar yalnızca ürünlerle değil, markanın arkasındaki hikâyeyle de bağ kuruyor.


Markanın görsel kimliğindeki yalınlık ve renk paletindeki oturan tonlar dikkat çekici. Renkleri ve minimalizmi birer “susturucu” olarak mı kullanıyorsunuz, yoksa tasarımın gücünü ortaya çıkaran birer megafon olarak mı?


Ben bunu daha çok tasarımı ortaya çıkaran bir megafon olarak görüyorum. Küçük detaylarla büyük resmi oluşturmayı çok seviyorum. Minimalizm bizim için sessizlik değil; tasarımın özünü daha görünür hale getiren bir araç. Eğer bir benzetme yapmak gerekirse, bunu kalabalığın içinde dikkat çekmek için bağıran biri olmak yerine, duruşuyla fark edilen bir birey olarak tanımlayabilirim.


Gelecek vizyonunuzda Basakla’yı sadece bir giyim markası olarak mı konumlandırıyorsunuz, yoksa bu felsefeyi bir lifestyle ve farklı tasarım disiplinlerine yayma planınız var mı?


Şu an için odağımı giyim markasının ötesine taşımayı çok düşünmüyorum çünkü tekstilin içinde doğup büyüdüm diyebilirim. Ancak marka olarak insanların daha önce deneyimlemediği deneyimler yaratmak istiyorum.

Gelecekte daha cesur ve daha asi koleksiyonlar görebiliriz. Bunun yanında ürünlerin dönüşebildiği ve kişiselleştirilebildiği sistemler üzerine de düşünüyorum. Örneğin Basakla’dan aldığınız bir cekete daha sonra farklı

bir kol ya da detay ekleyebilmeniz gibi. Kullanıcının zaman içinde ürünü dönüştürebilmesi hem sürdürülebilirlik hem de zamansızlık açısından beni heyecanlandıran bir fikir.


Son olarak global bir marka kurmak isteyen birine ne söylemek isterdiniz?


Söyleyeceğim en önemli şey, pes etmemek olurdu. Eğer gerçekten istediğiniz bir hedef varsa, sürekli devam etmeniz gerekiyor. Bazen başarısız oluyorsunuz, bazen sadece denemiş oluyorsunuz ama her deneyim sizi bir sonraki adıma hazırlıyor. Ben üniversite yıllarımdan beri aynı hedef doğrultusunda çalışıyorum ve hiçbir zaman vazgeçmedim. Üstelik büyük bir noktaya ulaştığınızda da mücadele bitmiyor. Elinizdekini korumak, geliştirmek ve büyütmek için aynı kararlılıkla çalışmaya devam etmeniz gerekiyor. Başarının en önemli şartı, pes etmeden yola devam etmek.


Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


bottom of page