top of page

Luftmensch

20 Eyl
5 dakikada okunur

“Luftmensch” kelimesi hayalperestliği ve henüz var olmayanın ihtimaline inanmayı çağrıştırıyor. Bu ismi seçtiğinizde sizin için nasıl bir anlam taşıyordu?


Luftmensch, kendimde çok iyi tanıdığım bir tarafı tarif ediyordu. Zihnimde sürekli hayaller, hikâyeler, kendime ait dünyalar ve onların ihtimallerini kuruyordum. Ama benim için hayal kurmak hiçbir zaman yalnızca zihinsel bir yerde kalmakla ilgili değildi; asıl ilgimi çeken, henüz biçimi olmayan bir şeyi gerçek dünyada var edebilmekti.

Bugün kelimenin anlamı benim için daha da genişledi. Luftmensch’i hayal ile somut olan arasındaki bir alan gibi görüyorum. Pratiğim de giderek bu alanın etrafında şekilleniyor: bir düşüncenin, rüyanın, duygunun ya da sezginin malzemeyle karşılaşması ve fiziksel bir karşılık bulması; ardından bu karşılığın başka insanların deneyimleriyle yeniden anlam kazanabilmesi.


Her koleksiyon bir hikâyeyle başlıyor. Bir anının, rüyanın ya da duygunun bir objeye dönüşme süreci sizin için nerede başlıyor?


Genellikle kendi içsel yolculuğumda başlıyor. Bazen bir rüya, bir anı, bir ses ya da zihnimde kalan küçük bir detay, o sırada yaşadığım veya anlamlandırmaya çalıştığım bir şeyle birleşiyor. Zamanla bunlar semboller ve formlar üzerinden kendilerine bir dil buluyor. Benim için ilginç olan ise çok kişisel bir yerden başlayan bu hikâyelerin üretildikçe kolektif bir hafızaya doğru genişlemesi. İnsanlar o objelerde kendi deneyimlerinden bir şey bulmaya başladığında hikâye artık yalnızca bana ait olmuyor.

Lunapark’ta bu, çocukluk hafızasındaki oyun ve hayal dünyasıydı; Wildflower’da ise dönüşüm, bilinmeyene doğru ilerlemek ve insanın kendisiyle ilgili yeni ihtimalleri keşfetmesi. Başlangıç noktaları kişisel olsa da zamanla başkalarının da kendi hikâyelerini yerleştirebildikleri dünyalara dönüşüyorlar.


Bir hikâyeyi kelimeler yerine bir form üzerinden anlatmak sizin için neyi değiştiriyor?


Bazen kelimelerle söyleyemediğim ya da tam olarak tarif edemediğim şeyleri malzeme ve form üzerinden anlatabiliyorum. Üstelik form, hikâyeyi tamamen tanımlamak zorunda bırakmıyor beni; anlamın bir kısmını açık bırakabiliyorum. Bu açıklık benim için çok kıymetli, çünkü hem karşılaşan kişinin kendi hafızası ve deneyimiyle başka bir anlam kurmasına izin veriyor hem de bazen ben, ortaya çıkan forma baktığımda kendi hikâyemde daha önce görmediğim bir şeyi fark ediyorum. Bu yüzden üretmek benim için yalnızca bir şeyi ifade etmenin değil, aynı zamanda onu keşfetmenin de bir yolu.


Çamurla çalışırken malzemenin sizi yönlendirdiği anlar oluyor mu? Yoksa formu başından sonuna kadar siz mi belirliyorsunuz?


Bugün üretimimi biraz iki karakter arasındaki ilişki gibi görüyorum. Bazen kafamda oldukça belirgin bir formla başlıyorum, bazen süreç içinde ben fikrimi değiştiriyorum; bazen de malzeme başka bir yöne gitmem gerektiğini gösteriyor. Benim için mesele artık çamura hükmetmek ya da tamamen ona teslim olmak değil; onun sınırlarına saygı duyarken bu sınırların nereye varabileceğini birlikte keşfetmek.

Sır, mineraller, ısı ve pişirim de bu ilişkinin bir parçası. Bir noktaya kadar kararları ben veriyorum, sonrasında süreci malzemeye, ısıya ve kimyaya bırakıyorum. Bu yüzden bazen beklediğimden çok farklı, hatta benim tek başıma tasarlayamayacağım sonuçlarla karşılaşıyorum.


Giyilebilir heykeller üretiyorsunuz. Bir heykelin bedene taşınması, onunla kurulan ilişkiyi sizce nasıl değiştiriyor?


Giyilebilir heykellerde beden benim için pasif bir sergileme yüzeyi değil; eserle ilişki kuran ve onun anlamını dönüştüren aktif bir alan. Bir heykel bedene taşındığında sabit bir nesne olmaktan çıkıyor; hareket ediyor, kişinin varlığıyla başka bir karakter kazanıyor. Aynı şekilde onu taşıyan kişi de yalnızca bir eseri üzerinde sergilemiyor; kendi bedeniyle ilişki kuracak, adeta onun bir uzantısına dönüşecek bir form seçiyor.


Bu yüzden aynı parça farklı bir bedende, farklı bir hareketle ya da farklı bir kişilikle bambaşka okunabiliyor. Bazen daha heykelsi ve güçlü bir statement’a dönüşürken, bazen kişinin gündelik hayatına çok doğal biçimde eşlik edebiliyor. Eser ve kişi arasında oluşan bu organik eşleşme; heykelin bedeni, bedenin de heykeli yeniden tanımladığı karşılıklı ilişkiye dönüşüyor.


Bir objenin yalnızca dekoratif olmaktan çıkıp anlam taşıyan bir nesneye dönüşmesini sağlayan şey sizce nedir?


Benim için bir objenin anlamı daha üretim sürecinde oluşmaya başlıyor. Başlangıcındaki düşünce ya da sembol, formun nasıl oluştuğu ve malzemeyle kurulan süreç nesnenin taşıdığı anlamın bir parçası. Ama bu anlam her zaman yalnızca sembolik olmak zorunda değil; bazen objenin kullanım biçimiyle, bazen de harekete geçirdiği bir duyuyla deneyimin kendisine dönüşebiliyor.


Bu yüzden bir objeyi yalnızca nasıl göründüğü üzerinden düşünmüyorum. Nasıl oluştuğu kadar nasıl deneyimlendiği de benim için önemli. Onu dekoratif olmaktan çıkaran şey de belki tam olarak bu: estetik varlığının ötesinde bir düşünce, işlev ya da deneyim taşıyabilmesi.


Her parçanın elde şekillendirilmesi ve birbirinden küçük farklılıklar taşıması Luftmensch’in önemli bir parçası. Bu farklılıkları neden korumayı tercih ediyorsunuz?


Ben bu farklılıkları üretim sürecinin bir kaydı olarak görüyorum. Luftmensch’te bazı işler en başından one-of-a-kind olarak ortaya çıkıyor ve tamamen elde şekillendirildikleri ve farklı sır uygulamalarıyla kendi yüzey karakterlerini kazandıkları için birebir yeniden üretilmeleri zaten mümkün değil. Bazı formları ise bir seri içerisinde tekrar edebiliyorum; fakat burada da tekrar benim için kopyalamak anlamına gelmiyor. Formun dili korunurken elin hareketi, çamurun o anki hali, sır ve fırının etkisi her parçaya kendine özgü bir karakter kazandırıyor.

Bu izleri ortadan kaldırmak yerine korumayı tercih ediyorum. Çünkü benim için elde üretmenin değeri yalnızca bir teknik olmasında değil, her parçanın kendi karakterini oluşturmasına alan açmasında. Aynı fikir ya da form yeniden yorumlanabilir ama karşılaşma birebir tekrar etmiyor. Luftmensch’te tekillik de özellikle yaratmaya çalıştığım bir “kusursuz olmama” estetiğinden çok, üretim biçiminin doğal bir sonucu.


Slow-making ve küçük ölçekli üretim yaklaşımınız, günümüzdeki hızlı ve seri üretim kültürüne karşı bilinçli bir tercih mi?


Evet, bilinçli bir tercih. Bunu üretimin ihtiyaç duyduğu zamana saygı duymak olarak görüyorum. Şu anda pratiğimin merkezinde olan seramik bunu çok görünür kılıyor; şekillendirme, kuruma, sır ve pişirim süreçlerinin her birinin kendi zamanı var ve bunu hızlandırmaya çalıştığınızda malzemenin doğasına müdahale etmiş oluyorsunuz. Ancak benim için bu yaklaşım yalnızca seramikle sınırlı değil. Farklı malzemelerle çalışırken de araştırmaya, denemeye ve malzemenin kendi karakterini anlamaya alan bırakmak üretimin bir parçası.

Küçük ölçekte üretmek de bu ilişkiyi ve her parçanın tekilliğini korumama alan açıyor. Bugün her şeyin çok hızlı üretildiği ve tüketildiği bir dünyada, bir şeyin oluşması için gereken zamanı kabul etmek benim için daha da kıymetli hale geliyor. Bu nedenle slow-making’i yalnızca bir üretim modeli değil; malzemeye, sürece ve ortaya çıkan işe gösterdiğim özen ve saygının bir parçası olarak görüyorum.


Reklamcılık ve marka stratejisinden kendi sanatsal pratiğinize geçişinizde, başkalarının hikâyelerini anlatmaktan kendi hikâyelerinizi üretmeye geçtiğinizde ne değişti?


Reklamcılık ve marka stratejisinde beni en çok besleyen alanlardan biri her zaman insanları dinlemek ve gözlemlemek oldu. Lokal ya da global ölçekte insanların davranışlarını, içinde bulundukları kültürü ve markalarla kurdukları bağları okumak; bu ilişkilerin ardındaki motivasyonları ve değişimleri ortaya çıkarmak işimin önemli bir parçası. Sosyal dinleme ve analizden çıkan içgörüleri stratejiye, ardından yaratıcı bir anlatıya dönüştürüyorum.

Belki de en büyük değişim bu oldu: yıllarca gözlemlediğim, okuduğum ve anlamlandırdığım dünyayı, şimdi kendi pratiğimin içinden fiziksel bir dile dönüştürüyorum.


“Sculpture becomes wearable, and objects become stories” diyorsunuz. Sizin için bir objenin hikâyeye dönüştüğü an tam olarak ne zaman?


Benim için bir objenin hikâyesi üretim sürecinde başlıyor; ama yaşayan bir hikâyeye dönüşmesi, benim ona verdiğim anlamın başka bir insanın hayatıyla karşılaştığı anda oluyor. Ben formu, malzemeyi ve başlangıçtaki niyeti oluşturuyorum. Sonrasında o nesne birinin bedeninde, evinde ya da hayatının bir döneminde yer aldıkça benim bilmediğim anlara tanıklık ediyor ve o kişinin kendi hafızasının bir parçasına dönüşüyor. Böylece başlangıçta benim hikâyemden doğan bir nesne, zamanla başka birinin hikâyesini de taşımaya başlıyor.


“Sculpture becomes wearable, and objects become stories” benim için biraz bunu anlatıyor. Bir eserin fiziksel formu tamamlanabilir ama hikâyesi tamamlanmak zorunda değil. Beni ilgilendiren de bu yaşayan alan; nesnenin farklı hayatlarla karşılaştıkça yeni hafızalar taşıyabilmesi.

Yorumlar


bottom of page