Başak Tuncer

Sanatla kurduğun ilişkiyi düşündüğünde, seni üretmeye iten şey daha çok bir fikri anlatma arzusu mu, yoksa dünyayı algılama biçimini değiştirme isteği mi?
Beni üretmeye iten şey doğrudan bir fikri anlatma arzusundan çok, bir şeylerin bende bıraktığı iz. Bu bazen bir görüntü, bazen bir hikâye, bazen de bir duygu olabiliyor. Kendimi onun üzerine düşünürken ve bir şekilde ifade etmeye çalışırken buluyorum. Fotoğrafta sıradan görünen bir şeyin ışıkla, kadrajla ya da ona biraz daha uzun bakıp ufak görünen bir detayı farkederek öne çıkarmamla çarpıcı bir etki yakalaması bana büyüleyici geliyor. Film ve dizi üzerine ürettiğim içeriklerde “Neden böyle çekilmiş, bu görüntü bize ne anlatıyor, nasıl böyle hissettiriyor?” gibi soruların peşinden gidiyorum. Müzikteyse daha duygusal ve içgüdüsel bir yerden geliyor. Yaşadığım ya davhissettiğim bir şeyi müziğe dönüştürürken belki altında “Bunu hisseden tek kişi ben olamam” düşüncesi de var. Dolayısıyla dünyayı algılama biçimini değiştirmek gibi büyük bir iddiam yok ama bir şeye başka türlü bakmanın, onda daha önce görmediğimiz bir şeyi görünür kılabileceğine inanıyorum. Daha çok kendi gördüklerimi ve yaşadıklarımı paylaşmak, belki karşımdaki kişinin daha önce dikkat etmediği bir şeye yeniden bakmasını ya da hissettiği bir şeyde yalnız olmadığını fark etmesini sağlamak diyebilirim.
Sinema ve görsel anlatı, insanları ve hayatı okuma biçimimizi nasıl dönüştürüyor sence? Bir filmi yalnızca izlemekle, onun üzerine düşünmek arasında nasıl bir fark var?
Sinema bize hiç yaşamadığımız bir hayatın, vermediğimiz bir kararın ya da anlamakta zorlanacağımız bir insanın dünyasına girme imkânı veriyor. İzlediğimiz hikâyelerde insanların yaşadıklarından, çevrelerinden, ilişkilerinden nasıl etkilendiğini görüyoruz. Bu, her davranışı haklı bulmak anlamına gelmiyor elbette ama insanlara ve hayata baktığımız alanı biraz genişletebildiğini düşünüyorum. Bir filmi yalnızca izlemekle üzerine düşünmek arasındaki farksa benim için, “ne anlatılıyor?” sorusunun yanında “nasıl anlatılıyor?” sorusunu da sormakla başlıyor. Bir sahnenin neden belirli bir açıdan çekildiğini, ışığın, rengin, kadrajın, müziğin ya da sessizliğin bizde neden belli bir duygu yarattığını düşünmeye başladığınızda filmi başka bir yerden daha okumaya başlıyorsunuz. Görsel üretim yapan biri olarak bunun benim üretimime de doğrudan etkisi oluyor; araştırdıkça yeni teknikler öğreniyorum ve bazen izlediğim bir filmdeki görsel tercihin daha sonra kendi çekimlerime de sızdığını fark ediyorum.
YouTube içeriklerinde bir konuyu ele alırken, kişisel yorumunla izleyiciye aktarmak istediğin düşünce arasında nasıl bir denge kuruyorsun?
Film ve diziler üzerine içerik üretirken mümkün olduğunca eserin kendisinden hareket etmeye çalışıyorum. Hikâyede ne olmuş, bize ne gösterilmiş ve özellikle görsel olarak nasıl anlatılmış; benim asıl ilgilendiğim yer burası. Kendi kanaatimi izleyiciye doğru cevap gibi sunmak ya da karakterlerden kimin haklı, kimin haksız olduğuna karar vermek gibi bir yerden yaklaşmıyorum. Elbette hangi sahneyi seçtiğim, hangi ayrıntının üzerinde durduğum ve konuyu hangi açıdan ele aldığım benim bakış açımdan geçiyor. Ama içerik üretirken sosyal medyada şunu da gördüm: Bazen bir karakterin motivasyonunu eserin anlattıkları üzerinden anlamaya çalışmak bile o karakteri savunmak ya da haklı bulmak olarak algılanabiliyor. Benim için önemli olan, kendi görüşümle eserin bize gerçekten ne gösterdiğini birbirine karıştırmamak.
Bir görüntünün, bir sahnenin ya da bir karakterin sende uzun süre kalmasını sağlayan şey ne? Estetik, hikâye, duygu ya da bunların dışında bir şey mi?
Sanırım ilk sıraya duyguyu koyarım ama tek başına duygu da değil. Bende uzun süre kalan sahneler genellikle hikâyenin, oyunculuğun ve görsel anlatımın aynı duyguyu birlikte taşıdığı anlar oluyor. Sadece estetik olarak güzel bir görüntü elbette dikkatimi çekebilir ama o estetik hikâyenin bir parçasına dönüştüğünde bende daha çok iz bırakıyor. Karakterlerde de sanırım benzer bir şey arıyorum. Kolayca iyi ya da kötü diye tanımlayamadığım, çelişkileri olan ve davranışlarının altında farklı nedenler, farklı motivasyonlar görebildiğim karakterler üzerine daha uzun süre düşünüyorum. Yani sonunda yine duyguya dönüyorum galiba ama o duygunun hikâye ve görsel anlatımla nasıl kurulduğu benim için en az duygunun kendisi kadar önemli.
Sanatın bazen insanı rahatsız etmesi, sıkması veya alışık olduğu düşünceleri bozması gerektiğini düşünüyor musun? Sence rahatsız edici bir deneyim ne zaman anlamlı bir üretime dönüşür?
Sanatın bazen rahatsız etmesinin, hatta sıkmasının anlatının önemli bir parçası olabileceğini düşünüyorum. Bazı deneyimleri izleyici için daha kolay tüketilebilir hale getirmeye çalışmak, anlatılan şeyin gerçek duygusunu hafifletebiliyor. Savaş, yas ya da yalnızlık gibi bir şeyi anlatıyorsanız, bunun zaman zaman huzursuz edici olması çok doğal. Bazen izleyiciyi o duygunun içinde biraz bırakmak, sürekli heyecan verici bir şeyler olmasından daha güçlü bile olabilir. Benim için önemli olan, rahatsız etmenin kendi başına bir amaç haline gelmemesi. Özellikle şiddet gibi unsurların yalnızca ve sıklıkla şok etkisi yaratmak için kullanılmasındansa, bazen anlatılan hikâyedeki acı ya da yıkımın bir parçası olmasının bizi bazı gerçeklerle yüzleştirebildiğini düşünüyorum. Sanatın, alıştığımız yerin dışından bakmamızı sağlama konusunda da benzer bir gücü var.
İçerik üretirken kendi sesini bulmakla, izleyicinin beklentileri arasında kalmak nasıl bir deneyim? Üretim sürecinde kendini sansürlediğin ya da özellikle özgür bıraktığın anlar oluyor mu?
Duruma göre gelgit yaşadığım oluyor. Bir yandan ne anlatmak ve nasıl anlatmak istediğimi kaybetmemeye çalışıyorum, diğer yandan bir içeriği yayınladığınız anda karşınızda onu kendi deneyimleri ve beklentileri üzerinden okuyacak bir izleyici olduğunu biliyorsunuz. Özellikle dijital içerik üretirken “İlgi çeker mi, nasıl anlaşılır, yanlış anlaşılır mı?” gibi soruların üretim sürecine sızması çok kolay. Müzikte ve fotoğraf çalışmalarımda ise kendimi biraz daha özgür hissediyorum, daha içgüdüsel hareket edebiliyorum. Bu gibi soru işaretleri oluştuğunda da bunların üretimin önüne geçmesine izin vermemeye çalışıyorum çünkü bir noktadan sonra beni üretmeye iten merakı ve heyecanı da kaybedebilirim. Bir şeyi değiştireyim, bunu böyle söylemeyeyim derken sonunda “Ama ben bunu böyle yapmak istemiyordum ki” dediğim bir yere varmak istemem. Kısacası benim için önemli olan, izleyiciyi hesaba katarken kendi üretimime tamamen onun gözünden bakmaya başlamamak.
Bugünün dijital dünyasında herkesin bir şeyler ürettiği bir ortamda, senin için özgünlük ne ifade ediyor? Bir üretimi gerçekten kişisel kılan şey nedir?
Bu kadar çok şeyin üretildiği ve hızla yayıldığı bir ortamda benzer fikirlerin, konuların ya da anlatım biçimlerinin tekrar tekrar karşımıza çıkması kaçınılmaz. Bence farkı yaratan, kimsenin yapmadığı bir şeyi yapmayı başarmaktan çok, o konuya bizim nereden baktığımız, onda neyi fark ettiğimiz ve onu kendi dilimizle nasıl anlattığımız oluyor. Bir üretimi kişisel kılan şeyin burada olduğunu düşünüyorum. Hepimiz gördüğümüz, okuduğumuz, dinlediğimiz şeylerden etkileniyoruz ama bunlar kendi deneyimlerimizden, zevklerimizden ve bakış açımızdan geçerken başka bir şeye dönüşüyor. Benim için özgünlük, bütün etkilerden arınmaya çalışmaktan çok, kendi üslubuma ve bana özgü meraklara sadık kalabilmek demek.
Sanatın gündelik hayatla ilişkisini nasıl tanımlarsın? Bir sanat eserinin, filmin veya düşüncenin günlük yaşamımızı değiştirebilmesi için mutlaka büyük bir etki yaratması gerekir mi?
Sanatı gündelik hayattan çok ayrı bir yerde görmüyorum çünkü ürettiğimiz şeylerin büyük bir kısmı zaten yaşadıklarımızdan, gözlemlediklerimizden, ilişkilerimizden, yani içinde bulunduğumuz dünyadan çıkıyor. Sonra bir film, fotoğraf, şarkı ya da başka bir esere dönüşüyor. Bu sayede bazen yaşadığımız bir şeyi başka birinin gözünden görüyoruz, bazen de daha önce hiç deneyimlemediğimiz bir şeyle karşılaşabiliyoruz. Bunun bizi etkilemesi için mutlaka çok büyük, sarsıcı bir etki yaratması gerektiğini düşünmüyorum. Bazen bir filmden tek bir sahne, bir kitaptan sadece bir cümle ya da bir şarkının yarattığı duygu bir süre bizimle kalabiliyor ve bir şeyleri görme biçimimizi değiştirebiliyor ya da sadece o günkü ruh halimize eşlik ediyor. Bunlar küçük etkiler gibi görünse de gündelik hayatla sanat arasındaki ilişkinin bu şekilde süreklilik kazandığını düşünüyorum.
Bugüne kadar ürettiğin işler içinde seni düşünsel olarak en çok dönüştüren veya kendinle ilgili bir şey fark etmeni sağlayan bir içerik oldu mu?
Beni düşünsel olarak dönüştüren tek bir içerik söylemek zor ama bazı işler, zaten bende olan bir şeyi yeniden fark etmemi sağlayabiliyor. Yakın zamanda hazırladığım “1 Ay Boyunca Sıkıcı Şeyleri Çektim” videosu da bunlardan biriydi. Gündelik hayattaki ışığı, gölgeyi, dokuyu ya da sıradan görünen bir nesnenin farklı bir açıdan bakıldığında nasıl dikkat çekici hale geldiğini gözlemlemek, fotoğraf üretimimde uzun zamandır olan bir şeydi. Ama 1 ay boyunca bilinçli olarak yeniden bunun peşinden gitmek, böyle basit şeyleri çekmeyi neden sevdiğimi ve bana neler kazandırdığını hatırlattı. İçerik üretirken bir konuyu uzun süre inceledikçe, baktığım şey kadar kendi bakma biçimimi de fark ediyorum ve o sırada ilgilendiğim şeylerin çalışmalarıma nasıl yansıdığını görüyorum. O videonun sonunda vardığım “Belki sıkıcı olan çektiğimiz şeyler değil, onları görme biçimimizin sıradanlaşması” düşüncesi de biraz buradan çıktı.
Önümüzdeki dönemde üretim dünyanda keşfetmek istediğin yeni bir alan, anlatım biçimi veya henüz kelimelere dökemediğin bir fikir var mı?
Aslında keşfetmek istediğim şey tamamen yeni bir alandan çok, uzun zamandır hayatımda olan farklı üretim biçimlerini birbirine biraz daha yaklaştırmak. Müzik uzun yıllardır hayatımın bir parçası. Konservatuvar eğitimim de müzik üzerine. Şimdi kendi adıma yaptığım görsel ve dijital üretimin içinde müziğin de nasıl bir yer bulacağını yavaş yavaş netleştirdiğim bir dönemdeyim.



Yorumlar